Transatlantik: Zelensky'nin Ankara ve Şam ziyaretleri | Trump İran'ı tehdit etmeye devam ediyor

07.04.2026 medyascope.tv

7 Nisan 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Transatlantik’le karşınızdayız. Washington'da Gönül Tol ve Ömer Taşpınar'la, dünyayı, savaşı ve biraz da Suriye'yi konuşacağız. Arkadaşlar, merhaba. Trump'ın yeni verdiği mühlet, bu gece yarısı, Türkiye saatiyle sabaha doğru bitiyor. Bu arada yeniden bir müzakere rivayetleri, 45 günlük ateşkes ihtimali dolaştı. Pakistan, hatta Çin'in ve Türkiye'nin de dahil olduğu bir müzakere trafiği olduğu söyleniyor. Ama Trump mühlet dolarken, birdenbire Truth Social adlı kendi mecrasında "İstemiyorum ama bu gece bir medeniyet sona erebilir" diye bir paylaşım yaptı. Şu anda arkadaşlar o paylaşımı ekranda gösteriyor. Tabii şöyle bir husus var: Trump'ın daha önce söylediği şeylerin hiçbirisi büyük ölçüde olmadı, ama bu çok acayip bir şey, insanın aklına çok kötü şeyler geliyor. Gönül seninle başlayalım. Yine ‘’Trump'tır, söyler ama yapmaz’’ mı diyeceğiz? Yoksa hakikaten bir şekilde artık sabrı taştı mı? Çünkü orada "Toptan rejim değişikliği, medeniyetin yok olması" diyor. Daha önce "Taş devri" demişti. Ciddiye almalı mıyız yoksa müzakere ihtimali var mı? Bu sefer geçen hafta bunlardan bir şey çıkmayacağını konuşmuştuk ve çıkmadı zaten. Ama yeni söylentileri ciddiye almamız gerekir mi?
Gönül Tol: Ruşen, ondan önce de son derece tuhaf, küfürlerle dolu, "Şu lanet Hürmüz Boğazı'nı açın" diyerek bir paylaşım yapmıştı. Bu aslında Trump'ın kendini ne kadar köşeye sıkıştırdığını göstermesi açısından çok önemli. Burada Trump için iyi bir opsiyon yok. Eğer gerginliği tırmandırırsa, İran’ın bir noktada "Tamam teslim oluyorum" demesini bekliyor. Onun olması için ben bir sebep görmüyorum. Trump için ise eğer gerginliği tırmandırsa da tırmandırmasa da kötü sonuçlar doğuracak. Şimdi gerginliği tırmandırırsa… İran ne diyor? "Sen benim sivil altyapıma saldırırsan ben de Körfez'deki bölgedeki enerji altyapısına saldırırım", ki bu enerji fiyatlarını çok daha fazla artıracak bir gelişme olur. Bu, Trump'ın istediği, Trump'ın işine yarayacak bir şey değil. Eğer gerginliği tırmandırmazsa, yani burada bırakırsa, o zaman da İran'ın Hürmüz üzerindeki kontrolü devam edecek. Trump bu hafta yaptığı ‘’Ulusa Sesleniş’’ konuşmasında "Zaten Hürmüz kendiliğinden açılır. Bizi de çok ilgilendiren bir durum yok" demişti. Orada beklentisi neydi? ‘’Hürmüz kendiliğinden doğal olarak’’ açılacak derken, İran’ın kendi enerjisini satmak için Hürmüz'ü açacağını düşünüyordu. Ama zaten Hürmüz İran'a kapalı değil ki, İran zaten Hürmüz üzerinden, özellikle Çin'e kendi petrolünü satmaya devam ediyor. O yüzden Trump'ın o düşünce şekli yanlış bir düşünce şekli. Mevcut düzeni İran koruyabilir ve hatta bu, bence kalıcı bir aranjman olmaya devam edecek. Çünkü Hürmüz üzerindeki kontrol, İran'ın eline en az nükleer silah kadar büyük bir koz veriyor. Çünkü birincisi, kendisi savaş başlamadan 5 hafta önce sattığı petrolden çok daha fazla para kazanıyor. Çok ciddi bir fiyat artışı var. Her geçen gemiden, gemi başına 2 milyon dolar talep ediyor ve bu da aslında İran rejimine çok ciddi bir finansal girdi anlamına geliyor. Dolayısıyla bu aranjmanı tutarak hem bir finansal getirisi var hem de İran'ın siyasi olarak elinde çok büyük bir koz var. O nedenle Trump ne yaparsa yapsın bu aranjmanın devam etme ihtimali var.
İkincisi, İran açısından bakıldığında yine geri adım atmak için bir neden yok. Bunu daha önce de söyledik; artık Hamaney öldürüldükten sonra İran rejimi bir nükleer silah üretmeye çok daha yakın. Hamaney nükleer silah üretmeyi yasaklayan bir fetva yayınlamıştı. Şimdi Hamaney öldü. Oğlu Mücteba Hamaney’in yeni rejim üzerinde eskiden olduğu kadar kontrolü yok. Artık Devrim Muhafızları'nın çok dominant olduğu bir rejim var. Devrim Muhafızları'ndaki kilit isimlere, liderlere baktığımız zaman, bunlar İran-Irak Savaşı'nda savaşmış ve Irak'ın aldığı toprağı ele geçirdikten sonra dahi altı yıl boyunca bu savaşı devam ettirmiş isimler. Bunlar çok radikal isimler ve şu noktada geri adım atmak istemiyorlar. Çünkü üstünlüğün kendi ellerinde olduğunu düşünüyorlar. Amerika, ‘’İran'ın bütün askeri kapasitesini yerle bir ettik’’ derken, İran hâlâ F-15 düşürebiliyor. İran bir Amerikan F-15'ini düşürdü biliyorsun. Fırlattığı füzelerin sayısı azalmış olabilir ama özellikle İsrail içine fırlattığı füzelerde hedefi tutturma oranı çok daha yüksek. Dediğim gibi, her şeyden önce de bu Hürmüz üzerindeki kontrol var. Şimdi bu durumda Trump'ın yapabileceği bir şey yok. Trump "Hürmüz'ü açmak için Amerikan donanması eşlik edecek Hürmüz'den geçen gemilere" diyordu. Bu olamadı, çünkü çok riskli. Bunu yapamadı. Geriye ne kaldı? Trump NATO ülkelerine baskı yaptı, "Gelin siz açın bunu" dedi. Oradan da çok bir ses çıkmıyor. İngiltere 40 tane ülke ile bir askerî planlama toplantısı yapacağını söyledi. Geriye ne kalıyor? Körfez ülkelerinin problemi olarak kalacak bu. Biz Ömer'le bu sabah Trump bu gece bu verdiği mühlet sona erdiğinde ne yapacak?’’ diye konuşmuştuk.  Muhtemelen "Müzakerelerde başarı elde ettik. Biraz daha zaman veriyorum." diyecek gibi, ki daha birkaç saat evvel Trump yönetiminden önemli isimler "Müzakerelerde yol alıyoruz" dediler. O yüzden bence o yönde ilerlenecek. Çünkü İran'ın buradan bir geri adım atmak istediğini düşünmüyorum. İran'ın çok net talepleri var, "Bir daha bize saldırılmayacağının garantisini almak istiyoruz ve üstelik sadece ateşkes olmasın. Bu savaş temelli sona ersin" diyor. Şu anda müzakere masasında güçlü olan taraf İran tarafı ve Trump bizce geri adım atmak zorunda kalacak.

Ruşen Çakır: Ömer sen ne dersin, Trump yine blöf mü yapıyor?  Blöf de denemez buna, başka bir şey. Ben "Sallıyor" diyorum ama yine de elinde bir güç var. Bir çılgınlık yapmak istese ona "Yapamayız efendim" deyip onu durdurabilecek insanlar var mı çok emin değilim. En son mesela Kara Kuvvetleri Komutanı görevden alındı. Böyle bir zamanda bunu yapabilen bir yönetim söz konusu.
Ömer Taşpınar: Evet. Trump'ın ikinci döneminde bahsettiğin kişiler, ona "hayır" diyebilecek kişiler yok Ruşen. Savunma Bakanı Pete Hegseth gerçekten görevini  dolduramayan bir isim. Trump, "Bütün köprüleri vurun, bütün sivil altyapıyı, elektrik santrallerini vurun" dediği anda, Genelkurmay Başkanı Başkomutana (ki Trump başkomutan) "Bu savaş suçu olur" diyebilir mi? Bence "Bu savaş suçu olur" dediğinde, Trump'ın tepkisini düşünebildiği için diyemez. Trump'ın umurunda olmayacaktır, "savaş suçuysa savaş suçu" der. Sonuçta Trump Netanyahu gibi. Herhalde kariyerinin belirli bir döneminde hapse girmeyi tasavvur bile edemez. Böyle bir şey olmayacağı için "Savaş suçuysa savaş suçu" diyebilir. Benim tahminim eğer böyle bir maksimalist şekilde "Bütün köprüleri, bütün sivil santralleri vurun" dediğinde, önüne kademeli bir plan getireceklerdir. "Şunlarla başlayalım. Bu liste daha çok askerî açıdan kullanılan bir liste" diyerek onunla başlayacaklardır ve Trump bu tehditlerine devam edecektir. "Bir gün, iki gün daha sğre veriyorum. Başladık ama henüz onları taş devrine götürmedik. Bunu da yapabiliriz" diyerek müzakerelerde zemin kazanmaya çalışacaktır. Trump'ın müzakere anlayışı bu. Maksimalist tehditlerle başlayıp, elini çok güçlü göstermek, biraz blöf yapmak, yapmayacağı şeyleri yapacakmış gibi göstermek, son anda bazı tavizler vermek, karşı tarafı zorlamak. Trump'ın söylediğinden çok ne yaptığına bakmak lazım. Yaptığı şeylere baktığımızda da söyledikleriyle arasında bir makas var. Çünkü her telden çalıyor. Gün içinde farklı farklı şeyler söylüyor. Çok rahat. Eğer birazcık ilerleme varsa bile görüşmelerde, bunu bu akşam büyük bir başarıymış gibi gösterebilir. Mesela şu anda Türkiye'nin, Pakistan'la ve Mısır'la beraber getirdiği, ‘’45 günlük bir ateşkes olsun ve müzakerelere öyle devam edelim’’ teklifi var. Bu ateşkesi kabul etmeyen İran'ın kendisi. Gönül'ün anlattığı gibi, şu anda İran'ın müzakerelere bakışı, kısa dönemli bir ateşkesten çok, daha uzun dönemli bir saldırmazlık anlaşması. Buna barış anlaşması diyemiyorum ama ‘’saldırmazlık anlaşması,’’ non-aggression pact diyelim İngilizce buna. Bu saldırmazlık anlaşmasında, İran sadece kendisine saldırılmamasını talep etmiyor, aynı zamanda Lübnan'a da saldırılmamasını talep ediyor. Yani hâlâ Hizbullah'ı da kolluyor.
2015'teki nükleer anlaşma müzakerelerini yapan eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif hâlâ hayatta ve bana göre rejimden habersiz olmayacak bir şekilde, cuma günü Foreign Affairs dergisi için bir yazı kaleme aldı. Orada da "Biz savaşı kazanıyoruz, kazandık. Artık uzun dönemli bir anlaşmaya varmamız lazım. Amerika da, İsrail de kolay kolay bizi askerî olarak yenemeyeceklerini anladı. Biz buradayız. Hâlâ ayaktayız. Hâlâ füzelerimiz var. Hâlâ nükleer programımız var. Hâlâ elimizde atom bombasına gidebilecek kapasite var ve askerî olarak yıkılmadık. Dolayısıyla artık çözüm diplomaside olacak. Diplomasi açısından da teklif ettiğimiz şey, Hürmüz Körfezi'nin, Çin'in de, bölgesel ülkelerin de olduğu uluslararası bir konsorsiyum tarafından kontrol edilmesi, İran'ın buradan ciddi bir vergi alması. Gönül biraz önce zaten son yaptıkları teklifte de 2 milyon doları söyledi. "Bu 2 milyon doların 1 milyonunu İran alacak, 1 milyonunu bölgede Umman alacak" diyorlar. İran, hiçbir şekilde balistik füze ve bu vekil güçler; yani Hizbullah, Hamas, Husiler konusunda bir taviz vermeye yanaşmıyor. En önemlisi de şu anda rejimin amacı, bundan sonra 6 ay, bir yıl sonra tekrar saldırıya maruz kalmamak, bunu bir kalıcı diplomatik zafere çevirmek. Şu anda askerî olarak yenilmediler. Yanlış anlaşılmasın, ‘’yenilmediler’’ derken, İran'ın askerî gücü, askerî altyapısı, enerji altyapısı, doğalgaz, petrol santralleri çok ciddi zarar gördü. Yani İran şu anda ekonomik olarak çok zor durumda, ama tekrar toparlanamayacak bir durumda değil. Çin'den gelecek yardımlar ve uzun dönemde tekrar petrolün satılmasıyla, toparlanabilecek bir durumda. İran açısından önemli olan, şu anda rejimin yıkılmamasını, hâlâ ayakta olmasını, diplomatik bir zafere çevirebilmek. Diplomatik zafer, İsrail'in ve Amerika'nın "Biz artık size saldırmayacağız" anlaşmasına gelmeleri. Bunu da ancak nükleer konuda ciddi taviz verirse yapabileceğinin farkında. Cevad Zarif'in demin bahsettiğim yazısında “Sivil nükleer uranyum konusunda %3 oranında kalmaya razıyız. Uluslararası Atom Kurumu gelip bütün denetlemeleri yapabilir. Şeffaf bir şekilde %3'ün üstüne çıkmamayı taahhüt ediyoruz. Hiçbir zaman da askeri olarak bir nükleer projeye gitmeyeceğimizi de taahhüt edebiliriz. Bunun garantisini bu anlaşmada verebiliriz " diyor. Onun dışında, dediğim gibi başka bir taviz vermeye yanaşmıyor. Tazminat konusunda bile istekli gözüküyor o yazıda. Bu tazminat meselesi Hürmüz'den alınacak vergiler olabilir. Gelinen aşama bu.
Bana soracak olursan, Trump'ın tehditlerini ciddiye almak gerek. Çünkü her ne kadar Trump her telden çalsa da, konuşan kişi dünyanın elinde en güçlü askerî gücünü tutan Amerikan Devlet Başkanı. Dolayısıyla her ne kadar "Trump cinnet geçiriyor, çok köşeye sıkıştı, ne yaptığını bilmiyor" değerlendirmeleri doğru olsa da, söylediklerinden, sosyal medyayı kullanma şeklinden, artık küfürlü sosyal medya paylaşımları yapmasından, nihayetinde ciddiye alınması gereken bir kişi. Bu kişi bence bu savaştan bir çıkış arıyor şu anda. Bu çıkışı da kolay kolay İran kendisine ucuz bir şekilde vermiyor. Yani zafer ilan ederek Amerika'yı buradan çıkartmaya çok eğilimli değil. İran bana göre kendisi zafer ilan edecek. Trump da bir şekilde bir zafer elde ettiğini anlatması gerekecek. O zaferi de "Pilotlarımızı kurtardık. İran'ı yerle bir ettik. Rejimi zaten değiştirdik. Rejimin hepsini öldürdük. Bugün de geçici bir anlaşmaya vardık. Eğer devam ederlerse tekrar sopayı kullanacağımızı anladılar. Onların anladığı dil budur. Biz bu dili kullanmaya yine devam edeceğiz" diyerek, bu işin içinden ancak böyle çıkması gerekecek.
Son olarak da şunu söyleyeyim; Trump buradan çıkabilir ama Netanyahu'yu, İsrail'i ne kadar kontrol edebilir? İsrail, hâlâ elinde balistik füzeler olan, vekil güçleri kullanan bir yaralı rejimle savaşmaya devam eder mi, bundan emin değilim. Normal şartlarda etmemesi lazım. Trump'ın Netanyahu'ya "bak askerî yardımı kesiyorum" dediği anda etmemesi lazım. Ama İsrail'in de yabana atılmayacak bir askeri gücü, teknolojisi var. O nedenle İsrail bu savaşı kontrol edilemez bir yere de getirebilir.

Ruşen Çakır: Gönül birazdan kalkmak zorunda. Bir not düşeyim: Şu anda İran'ın değişik yerlerinde, enerji santrallerinde, köprülerde insan zincirleri oluşuyormuş. Ajanslar bunların görüntülerini geçiyorlar. Bunun, altyapıya yönelik saldırıları engellemek için yapıldığını varsayıyoruz.
Ömer Taşpınar: Ruşen, bu sabah İsrail yayın yaptı, İran'a "Bugün İranlılar tren kullanmasınlar" dedi.

Ruşen Çakır: Evet biliyorum.
Ömer Taşpınar: İran halkı da tam aksini yapıyor. Daha doğrusu rejim kendine destek olan %20'ye, %30'a bir çağrı yaptı. Belki de zorla, bilmiyorum zorla demeyeyim ama belki de gerçekten…

Ruşen Çakır: Onları trenlere bindirdi diyorsun.
Ömer Taşpınar: ‘’Ülkemize zarar gelmesin’’ aşkıyla, bombalanabilecek elektrik santrallerine kendini zincirleyen İranlılar da olabilir ama ben rejimin de "Bakın arkamızda halk var" diyerek bunu mobilize edeceğini düşünüyorum.

Ruşen Çakır: Gönül, Zelensky'nin Türkiye'ye ve Suriye'ye gitmesi bir ilginç bir olay oldu. Mesela Suriye'de tek başına ne arıyor? Türkiye'ye gelip Cumhurbaşkanı’nın uçağıyla Suriye’ye gitti. Hakan Fidan da gitti. Sonra Zelensky, Erdoğan'la çok verimli bir görüşme yaptığını söyledi, bayağı övdü. Neler oluyor? Rusya da herhalde bütün bunları çok yakından takip etmiştir.
Gönül Tol: Evet Ruşen. Aslında Zelensky bir süredir sadece Batılı müttefiklerle, Avrupalı müttefiklerin desteğini alarak bu savaşa devam edemeyeceğini biliyordu. O yüzden bir Ortadoğu'ya açılma vizyonu vardı fakat olamıyordu. Arap ülkeleri Rusya'nın işgalinden bu yana çoğunlukla nötr bir pozisyon aldılar. Muhammed bin Selman, Muhammed bin Zayid, bunlar Putin'le şahsi ilişkileri çok yakın liderler. Dolayısıyla bu kilit Arap ülkeleri, Rusya kampına çok daha yakın görünüyordu. Zelensky açısından Ortadoğu'ya girmek çok önemliydi. Bugün geldiğimiz noktada birkaç şey bunu kolaylaştırıyor. Yani mevcut savaş kolaylaştırıyor. Çünkü Zelensky, Suriye ve Türkiye'yi ziyaret etmeden önce mart sonunda Körfez ülkelerine bir ziyarette bulunmuştu ve burada bir sürü savunma iş birliği anlaşması imzaladı bu ülkelerle. Körfez ülkeleri açısından bakıldığında neden şu anda Ukrayna'yla bu tür bir savunma iş birliği önemli? Çünkü Ukrayna'nın Rusya'yla savaşında edindiği çok ciddi bir askerî tecrübe var. Rusya, savaşın başında İran'ın Şahit dronlarını çok sık kullanmıştı. Sonra o dronları geliştirdi. Ukrayna'nın da çok ciddi bir anti-dron kapasitesi var; böyle bir teknoloji elde etti. Körfez ülkeleri bu teknolojiyle ilgileniyorlar. Çünkü bu Patriotlar vesaire var ama nihayetinde ellerinde yeterince mühimmat yoktu. O nedenle İran'ın sürekli füze, dron yağdırdığı bir ortamda, Ukrayna gibi bu tür bir anti-dron teknolojisine sahip ülke... Üstelik de anladığım kadarıyla bu anti-dron teknolojisinin kurulması için çok ciddi bir altyapı gerektirmiyor. Sivil altyapıyı da kullanarak Ukrayna birkaç ay içerisinde bu ülkelere o anlamda bir askerî destek verebilir. Dolayısıyla, İran'la savaş aslında Ukrayna'nın bölgeye girişini, bölgeyle savunma iş birliğini ilerletmesine vesile oldu.
Ama Suriye konusunda Türkiye'nin oynadığı ilginç bir rol var. Zelensky Erdoğan'ın verdiği uçakla Suriye'ye gitti, Hakan Fidan eşlik etti. Aslında Zelensky, Esad sonrası Suriye ile de yakın bir ilişki inşa etmek istiyordu. Ama burada hassas bir denge var. Mesela Rusya hâlâ üsleri kullanıyor. Ama sadece bir askeri iş birliği yok Esad sonrası Suriye ile. Rusya aynı zamanda Suriye’nin bir ticaret ortağı. Dolayısıyla Suriye'de Rusya varlığından bahsedebiliriz. Ukrayna'nın Suriye alanına girmesi hassas dengeleri gözetmeyi gerektiriyordu ve anladığım kadarıyla, Türkiye'nin de bunu kolaylaştırarak yapmaya çalıştığı birkaç şey var. Bir kere, gerçekten Ukrayna'nın Suriye ile Körfez'le yaptığı türden bir askerî iş birliği yapması Türkiye'nin istediği bir şey. Aynı zamanda Suriye'de altyapının yeniden inşa edilmesinde, ticari ilişkilerin, enerji ilişkilerinin geliştirilmesinde Ukrayna önemli bir rol oynayabilir ve bu resme baktığında Türkiye'nin de çıkarlarına yardımcı olacak şeyler bunlar. O nedenle Suriye'ye girişine de arabuluculuk ettiğini görüyoruz.

İki tane görüş var burada, onu söyleyeyim. Bence bütün bunların yanı sıra, Türkiye'nin Suriye'nin yeniden inşasını, savunmasını güçlendirmek istediği açık, Ukrayna da bu konuda yardımcı olabilir. Ama bir de Rusya'nın Suriye içerisindeki etkisini sınırlama açısından da Ukrayna'nın girişi önemli bir rol oynayabilir. Aslında ‘’Türkiye, Suriye içerisinde çok hassas bir dengeyi gözetiyor’’ diyenler de var. Rusya'yı, Putin'i çok da öfkelendirmeden arabulucu oluyor ki Ukrayna'nın Suriye'ye girişine Rusya'ya da... Erdoğan, bu arada Zelensky ziyaretinden hemen önce Putin'le de görüştü. Aslında Türkiye Rusya'ya, "Sen endişelenme. Ukrayna girecek ama senin de nüfuz alanın burada mevcut kalacak" mesajını vermeye çalışıyor. Orada hassas bir denge gözetiyor.
Fakat büyük resimde Ukrayna'nın bölgeye girmesi, Türkiye'nin de çıkarları açısından pozitif bir gelişme. Erdoğan "Ukrayna'nın Körfez ülkeleriyle geliştirdiği bu savunma iş birliğini de çok takdir ediyoruz" dedi. Orada da Ukrayna'nın bölgeye girişiyle, Türkiye'nin çıkarlarına hizmet eden iki şey var. Birincisi, Türkiye gerçekten bu ülkelerin savunma kapasitesini artırmasını istiyor, ki bu savaşa müdahil olmasın. İkincisi de, Türkiye'nin bu ülkelerle, Körfez'le kurduğu çok ciddi bir savunma iş birliği var. Hatırlıyorum, 2020’de Ukrayna'nın Türkiye nezdindeki büyükelçisi "Savunma konusundaki iş birliğimizi, Ukrayna ve Türkiye arasındaki iş birliğini üçüncü ülkelere taşımayı istiyoruz" demişti. Yani, Türkiye'nin Körfez'le mevcut savunma iş birliği Ukrayna'yla birleştiğinde, böyle bir üçgensel ve Türkiye'nin savunma konusunda ortak projeleri de Ukrayna'yla birlikte Körfez'de yürüttüğü bir denkleme evrilebilir. Bu da Ankara'nın isteyeceği bir şey.

Ruşen Çakır: Evet, Ömer olayın Suriye kısmını özellikle sana sormak istiyorum. Orada nasıl bir hesap olabilir? Zelensky Suriye'ye ne verebilir? Suriye Zelensky'ye ne verebilir? Benim bu işe kafam tam basmadı. Savunma sanayii ile ilgili bir şey mi? Ülke kendisinin derdine düşmüş bir durumda, öyle değil mi? Orada ne arıyor olabilir? Bu arada Gönül toplantısına gitti, ona çok teşekkür edelim. Evet Ömer ne dersin?
Ömer Taşpınar: Gönül anlatırken ben de aynen senin sorduğun soruyu kafamda soruyordum. Bu ülkelere girip ne yapabilir Ukrayna? Kendisi can havliyle Rusya işgalinden kurtulmaya çalışan, cephede her gün yüzlerce kişinin yaralandığı, hayatını kaybettiği savaş hâlinde bir ülke, nasıl oluyor da Ortadoğu'da belirli ülkelerle savunma anlaşmaları imzalayabiliyor veya savunma konusunda belirli bir rol oynayabiliyor? Buna verilecek cevap aslında daha teknik olarak bir açıdan bakarak olabilir. Rusya, Doğu Ukrayna'daki saldırılarında elinde yeterince dron mühimmatı olmadığı için İran'dan yardım aldı ve bu İran'ın Şahit dronları son derece ucuz ama etkili, teknolojik olarak çok sofistike olmamasına rağmen, sonuçta kamikaze dronlar; belirli bir patlayıcıyla hedefini kilitleyip gidebilen dronlar. Bu dronlara karşı yıllardan beri Ukrayna bir anti-dron teknolojisi geliştirdi ve Ukrayna'nın elinde ciddi teknolojik bir altyapı var. İnsan ve sosyal sermayesi yüksek bir ülke. Teknik kapasitesi, teknolojisi, motor konusunda güçlü bir ülke ve Ukrayna şu anda İran'ın elindeki dronlara karşı en etkili savunma sistemlerini kurabilmiş ülke ve bunları çok büyük oranda üretebiliyor. Kendisi kullanabildiği gibi başkalarına da satabilecek oranda üretebiliyor. Ukrayna, baktığımızda ekonomik olarak zor durumda. Bu askerî ürünü, yani anti-dron teknolojisini satarak ciddi paralar kazanabilir. İran'ın elindeki Şahit dronlarına, insansız hava araçlarına karşı elinde en etkili teknoloji Ukrayna'nın elindeyse, Ukrayna bunları Körfez'le, Suudi Arabistan'la, Birleşik Arap Emirlikleri’yle, Kuveyt'le paylaşır. Çünkü mesela şu anda Amerika'nın elinde çok ciddi füze savunma sistemleri olmasına rağmen, dronlar konusunda çok pahalı yöntemlere başvurmak zorunda kalıyor. Yani 35 bin, 40 bin dolarlık bir dronu, 4 milyon dolarlık bir füze savunma sistemiyle vurmak, kalıcı, devam ettirilebilir bir yöntem değil. O nedenle Amerika'nın da buna yeşil ışık yaktığını düşünebiliriz. Kendisinin de bir şekilde bu anti-dron dediğimiz teknoloji konusunda Ukrayna'dan öğrenecekleri var.
Anladığım kadarıyla Türkiye'nin projesi, bir şekilde bu anti-dron teknolojisinin Suriye tarafından da kullanılabilmesi. Suriye kime karşı kullanacak bunları? Suriye'de en fazla dron saldırısı İsrail'den oluyor. Gerçi Suriye İsrail'le bir saldırmazlık anlaşması imzaladı ama Suriye'nin elinde askerî olarak anti-dron teknolojisinin olması, Ukrayna'dan gelecek bir anti-dron teknolojisinin olması mantıklı. Ancak böyle bir açıklama bulabiliyorum ben. Olay, Ukrayna'nın böyle ciddi, çok kapsamlı bir savunma anlaşması yapmasından çok, teknik bir konuda bu Körfez ülkelerine, Ortadoğu'ya ve Suriye'ye bir satış yapması. Bu anti-dron mekanizmaları, belki teknoloji paylaşımı olabilir, belki kendi direkt satışı olabilir, Ukrayna bundan büyük paralar da kazanıyor olabilir ki paraya çok muhtaç. O nedenle buna daha çok bence böyle kapsamlı savunma anlaşmalarından çok, bir anti-dron teknolojisine ve bir ihtiyaca karşılık verme çerçevesinde bakmak lazım. Türkiye de burada zor bir alanda hareket ediyor. Çünkü Ukrayna'yla bu konularda iş birliği yaparken, bir yandan da Rusya ile ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Türkiye ile İsrail arasında bence Suriye konusunda adı konmamış bir anlaşma var. Türkiye Kuzey Suriye'de, İsrail de Güney Suriye'de hâkim. Dolayısıyla iki ülkenin de etki alanları var ve iki ülke de birbirlerinin etki alanlarına çok girmemeye, üstü kapalı bir şekilde, adı konmamış bir anlaşmayla "evet" demiş durumdalar. O nedenle İsrail'i de burada çok provoke etmemek gerekiyor. Ama Suriye hükümeti İsrail'le bir saldırmazlık anlaşması imzalamış, Eş-Şara hükümeti de bu konuda şu anda İsrail'e dönüp "Bunları sana karşı yapmıyorum. Ben gerekirse kendimi İran'dan korumak için de yapıyorum." diyebilir. Eş-Şara'nın da gözündeki önemli düşmanlardan biri hâlâ bu. Şu anda Suriye'yi yöneten hükümetin Rusya ile arası düzelebilir, birçok ülke ile arası düzelebilir, İsrail'le bile düzelebilir. Ama ben Suriye'deki bu hükümetin İran'la arasının kolay kolay düzeleceğine inanmıyorum ve uzun dönemde belki de Şam yönetimi biraz İran'a karşı da bu tür dronların ellerinde olmasını isteyebilir. Öyle bakmak lazım.
Şununla bitireyim Ruşen: Rusya, İran savaşında en ciddi zemin kazanan ülkelerden bir tanesi. Rusya bugün Ukrayna'da çok zor durumdayken, petrol fiyatlarındaki ciddi artış nedeniyle bir ekonomik avantaj sağladı. Putin yönetimi ciddi olarak cephede kazanamadığı savaşı, ekonomik olarak şu anda Rus ekonomisine gelen milyarlarca yeni dolar, hatta yaptırımların kalkması ve petrol fiyatlarındaki bu artış sayesinde kazandı. Putin, Amerika'nın İran'a saldırmasından ve İran'ın bu gösterdiği performanstan, Hürmüz Körfezi'nde yaşananlardan son derece memnun bence. İran'a da istihbarat olarak askerî destek veriyor. Uzun dönemde bu savaş devam ederse bence daha da ciddi destek verebilir.
Bu savaşın devam etmesi konusunda karlı çıkan ikinci ülke Çin diyebiliriz. Çünkü Çin de Amerika'nın Ortadoğu'da böyle bir savaşa girmiş olmasını bir avantaj olarak görüyor. Her şeyden önce Çin, Amerika'nın savaş kapasitesini görüyor. Bölgede Amerikan uçaklarını, Amerikan savunma sistemlerini izliyor. Yarın bir gün Tayvan'da bir savaş olduğunda, karşısında nasıl bir ordu, nasıl bir teknoloji, nasıl bir donanma olacağını görüyor. Bir bakıma Amerika'nın Hürmüz Körfezi'ndeki çaresizliği Çin'in de elinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Tabii ki Çin petrol fiyatlarının çok yükselmesinden memnun değil. Ama Çin'in de petrol dışı enerji kaynaklarına ve güneş enerjisine, elektrikli arabalara ne kadar büyük yatırımlar yaptığını da hatırlayalım. Şu anda dünyada petrol ve doğal gaz konusunda daha az bağımlılık konusunda adım atmış, ciddi bir sanayi politikası izleyen, yani alternatif enerji, doğal enerji konularında adım atmış bir ülke varsa, bu ülke de Çin. Çin aslında bu savaşa çok da gafil ve hazırlıksız yakalanmıyor. Her ne kadar hâlen Ortadoğu'daki petrole devam eden bir bağımlılığı varsa, Amerika'nın bu şekilde Ortadoğu'da tekrar bir bataklığa saplanmış olmasından Çin de çok memnun. Dolayısıyla, İran konusunda Rusya ve Çin'in kârlı çıktığı bir savaştan bahsedebiliriz. İran yarın bir gün barış anlaşması imzalarsa eminim Çin, İran'la çok daha derin ekonomik ilişkiler kuracaktır. Bir kere petrolünü almaya devam edecektir, İran'ın tekrar altyapısını kurmasına yardımcı olacaktır. Uzun dönemde de Arap dünyasında da Amerika'ya karşı bir öfkenin oluştuğunun da altını çizmeliyiz. Zaten Amerika'nın İsrail'le ilişkisi nedeniyle bu ciddi öfke Gazze'de vardı. Bugün Hürmüz Körfezi gibi konularda, yarın İsrail-Filistin meselesinde Çin'in masada olacağı bir Ortadoğu diplomasisi göreceğiz. Amerika'nın stratejik, diplomatik, siyasi olarak zemin kaybettiği bir Ortadoğu'dayız ve Çin'in kaçınılmaz olarak Arap dünyası ve İran’ın isteğiyle, Körfez ülkeleri, uzun dönemde Amerika'ya bir alternatif arayışı içine de girecektir. Kısa dönemde değil ama uzun dönemde Çin'le askerî ilişkilerini de geliştirmeleri de mümkün. Ama kısa dönemde diplomatik ve stratejik olarak Çin'in bu savaştan kârlı çıktığının da altını çizelim.

Ruşen Çakır: Ömer, şu anda Nicholas Kristof’a bakıyorum bir yandan, çok ünlü bir adam değil mi bu?
Ömer Taşpınar: Evet, New York Times'tan.

Ruşen Çakır: Kristof "Tam bir nükleer saldırı emri gelirse, uygulayacak olan Stratcom komutanlarının Nürnberg'e bakmaları ve orada 'Ben emirlere uydum' demenin, insanlığa karşı suçlarda işe yaramadığını görmeleri gerekir" diyor. İkincisi de Anayasanın 25. maddesi mi, başkanın görevden alınma maddesi?
Ömer Taşpınar: Evet.

Ruşen Çakır: “25. maddeyi hızlı bir şekilde konuşmaya başlaması lazım." "Cabinet members", yani kabine üyeleri kim oluyor?
Ömer Taşpınar: Tabii Trump'ın seçtiği kabine üyelerinden hiçbir şey beklememek lazım da, Kongre burada önemli. Eğer kasım ayındaki seçimlerde çok ciddi bir aritmetik değişiklik olursa, Trump hem Senato'yu hem Temsilciler Meclisi'ni kaybederse; ki Temsilciler Meclisi'ni kaybetmesi kesin gibi gözüküyor, ama Senato'yu da kaybederse, gündemi bütünüyle belirleyecek bir Kongre olacak. O zaman görevden alma konusunda bir süreç başlatabilir. Ama üçte iki çoğunluk olmadıkça oradan bir şey çıkmaz. Senato'da üçte iki çoğunluk gerekiyor. Yalnız bu Nicholas Kristof'un söylediği şey, geçenlerde televizyonlarda çok ciddi konuşuldu. Türkçede bilinen "Kanunsuz emir" terimi vardır. Askerlere kanunsuz emir verirsen, askerlerin ‘’hayır’’ deme hakkı vardır. Başkomutan onlara kanunsuz bir emir verdiğinde "Bu verdiğiniz emir uluslararası hukuka, Cenevre Anlaşmalarına, Cenevre Konvansiyonuna göre savaş suçudur" diyebilmeleri lazım. Her ne kadar Başkomutana emir-komuta zincirinde bağlı olsalar da, sonuçta Amerikan Anayasası’na ellerini koyarak yemin ediyor, ona dayanıyorlar. Amerikan Anayasası da savaş suçları konusunda uluslararası anlaşmaları kabul eden bir Anayasa. Bu konuda çağrı yapan birçok gazeteci oldu. Gazetecileri bırak, senatörler, Kongre üyeleri, daha önce görev yapmış, gazi olmuş, askerî geçmişi olan senatör ve Kongre üyeleri, -ki bunların içinde çok önemli isimler var- birkaç ay önce sosyal medya üzerinden, kameraların karşısına çıkarak "Askerlere sesleniyoruz, Trump'a ‘hayır’ diyebilmelisiniz" açıklamasını yaptılar. İran çerçevesinde demediler bunu. Trump, askeri kullanarak, sokaklarda askere bir şekilde kanunsuz emirlerle "Sokağa çıkın, göstericilerin üzerine gidin" derse, bu ICE ve savaş karşıtı göstericilere karşı askeri kullanmaya kalkarsa, askerlerin "hayır" demesi gerektiği çağrısı yaptılar. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki Amerika'da, her ne kadar bir otoriterleşme varsa da Trump tarafından, hâlâ Mecliste, Kongre'de ve yargıda ciddi bir direnç var. Askerlerin ne derecede direnç göstereceğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Programın en başında söylediğimle bitireyim: Eğer Genelkurmay Başkanı'na "İran'ın bütün köprülerini bombalamanızı istiyorum. İran'ın bütün altyapısını bombalamanızı istiyorum. İran'ı taş devrine çevirmenizi istiyorum" derse, Genelkurmay Başkanı'nın "Hayır efendim bunlar savaş suçudur" deme hakkı var. Ama zeki bir adam olduğu ve Trump'la bir şekilde emir-komuta zincirinde devam etmek zorunda olduğu için "Efendim önce kademeli başlayalım. Önce şu şu köprüler, şu şu elektrik santrallerinden gidelim. Bunlar Devrim Muhafızları'nın kullandığı yerler" diyerek kademeli bir saldırı yapacaklarını, zaten yaptıklarını tempoyu artırarak yapacaklarını öngörüyorum. Ama belki de Genelkurmay Başkanı'nın söylemesi gereken, "Bu verdiğiniz emir kanunsuz emirdir. Uluslararası hukuka ve Amerikan Anayasası’na da aykırıdır" diyerek istifa etmek olmalı.
Ben askerî kurumda çalışıyorum, böyle durumda askerlere hep söylediğimiz şey, etik, ahlâkî konular, ahlâkî değerlerle ilgili güçlüye doğruyu söyleyebilme, İngilizce terimiyle speaking truth to power. Güçlü olana gerçeği söyleyebilme çok önemli bir vasıf ve gerekiyorsa istifa etmek. Hiç kimse seni o görevde tutmak zorunda değil. Arka arkaya iki tane Genelkurmay Başkanı "Ben nükleer güç kullanamam, ben savaş suçu işleyemem" diyerek istifa ederse, Amerika'da bence halk da artık bu işin içine daha ciddi girer. Amerika'da henüz halk bu işin ekonomisi dışında çok ilgili değil. Herkes petrole, benzine, enflasyona bakıyor. Ama halk "Savaş suçu işleniyor mu? Orada kaç ölü var?" bununla çok ilgilenmiyor. Gazze'ye oranla daha az ölünün olduğu bir savaştan bahsediyoruz. Ortada tabii trajik sivil ölümler var, Lübnan'da hele daha da büyük bir ölüm var. Ama on binlerin öldüğü bir savaştan bahsetmiyoruz henüz. Eğer bu iş oraya doğru giderse, Amerikan halkı da zannediyorum devreye girebilir.

Ruşen Çakır: Evet, Ömer çok teşekkürler. Burada noktayı koyalım. ‘’Bakalım Trump yine salladı mı, ne yapacak?’’ diye hop oturup hop kalkıyoruz. Gönül'e de, Ömer Taşpınar'a da teşekkürler. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya tekrar buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
07.04.2026 Transatlantik: Zelensky'nin Ankara ve Şam ziyaretleri | Trump İran'ı tehdit etmeye devam ediyor
05.04.2026 Çözüm sürecinin önündeki en ciddi sorun: Öcalan’ın statüsü
04.04.2026 CHP ile DEM Parti arasındaki makas açılıyor mu?
03.04.2026 Diğer partiler niçin CHP’nin yanında değil?
02.04.2026 Kim darbeci, kim değil?
01.04.2026 Özgür Özel teslim olmuyor
31.03.2026 Düşürülen füzelerin sırrı
31.03.2026 Dr. Hakan Şahin ile söyleşi: Tüm yönleriyle Adana’da kurulan NATO çok uluslu kolordusu
30.03.2026 Türk solundan geriye ne kaldı?
12.04.2026 CHP muhalefette niçin yalnız kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı